| |

Ana Sayfa
|
Güray Öz
guray@cumhuriyet.com.tr
Çizginin Filozofu Gitti
Turhan Ağabey Türkiye’nin bütün hallerini bildi, yaşadı.
Nezarethanelerini, hapishanelerini de biliyor, konukevlerini de. Çalıştığı
gazeteler onunla zenginleştiler. Bir gün arkadaşlarıyla birlikte kapının
önüne konduğunda o işi becerenlerin nasıl birdenbire anlamsızlaştığını hep
birlikte gördük. Şimdi hikâyeleri anlatılınca, o zamanın
“kahramanları” yere bakarak sessizce
tüymüyorlar mı sahneden?
Dostluğundan ve ağabeyliğinden büyük onur ve gurur duyduğum insan
sessizce dünyayı terk etti. Onun buralardan gittikten sonra toprağına
indiği Hacıbektaş’taki tepeden geride kalanların saygılı çokluğunu ince
bir mizah duygusuyla seyrettiğini hayal ettim.
Gerçekmiş gibi geldi.
Dostları sevenleri gerçekten de tüm diyarlarda çoktur
Turhan Ağabeyimin.
Yurtdışındaki sergilerinden bazılarında bulundum. Sergilerini
gezenlerin o müthiş soyutlama dünyası karşısında nasıl afalladıklarının
tanığıyım.
Bir eserin karşısında dakikalarca durduklarını bilirim.
Ne anlattığını anlamak için değil, onu hemen anlarlardı, nasıl
anlattığını çözmek için bakarlardı uzun uzun.
Soyutlama bana sorarsanız felsefenin biricik aracı, aletidir.
Kimileri, lafı ne kadar dolandırır ağdalı bir hale sokar, karmaşık hale
getirir, çapraşık cümlelerle ifadeye kalkışırlarsa o kadar filozof
olacaklarını zannediyorlar. Proust taklidi başarısız
cümlelerle içi boş
“fikirlerini” anlatıyorlar da
böbürlenmelerinden, kasılmalarından yanlarına yaklaşamıyorsunuz.
Oysa Türkiye’nin eşsiz emsalsiz iki kardeşine İlhan
ve Turhan kardeşlere yakından bir baksalar,
birinin yazıda, diğerinin çizgide soyutlamanın zirvesinde olduğunu
görüverecekler.
Ne kadar zor bir iş olduğunu da görecekler kuşkusuz. Heveslerinin
kaçması, bu işin çok çalışmakla, analitik düşünmek ve sağlam bir
diyalektikle hayata, insana bakmakla mümkün olduğunu azıcık
sezmelerindendir.
* * *
Turhan Ağabey, çizginin filozofuydu. Onun çizdiği insanlar,
iyileri ve kötüleriyle insan hallerinin en soyutlanmış ve hayatın içinden
çıkmış olanlarıydı. En az çizgiyle yaratıldılar. Çok şey anlatmayı
başardılar.
Turhan Ağabeyin gidişinden sonra öfkelerini, kinlerini,
nefretlerini kusanlar ise öylesine zavallıdırlar ki, onun, kendi cılız
hayallerindeki hurili, gılmanlı öteki dünyaya gittiğini zannediyorlar.
Yok, onun gittiği yer sizin bildiğiniz yer değil. O mavi siyah
bir karanlığın içinde ışıklar arasındadır. Pek az çizgiyle anlattığı derin
bir hayatın içinden geçerek çevrimini tamamlamakta, nihayet kendisine
dönmektedir.
Sizin anlayabileceğiniz bir şey değil bu.
* * *
Turhan Ağabey Türkiye’nin bütün hallerini bildi, yaşadı.
Nezarethanelerini, hapishanelerini de biliyor, konukevlerini de. Çalıştığı
gazeteler onunla zenginleştiler. Bir gün arkadaşlarıyla birlikte kapının
önüne konduğunda o işi becerenlerin nasıl birdenbire anlamsızlaştığını hep
birlikte gördük.
Şimdi hikâyeleri anlatılınca, o zamanın
“kahramanları” yere bakarak sessizce
tüymüyorlar mı sahneden?
Oysa Turhan Ağabey güldü geçti olup bitenlere.
Onun dünyasının dışında şeylerdi yaşananlar.
Şöyle bir baktı ve devam etti.
* * *
Duvarımda onun armağanı Osmanlı efendisi
Abdülcanbaz, bisikletini sürüp gidiyor aydınlanma
peşindeki Türkiye’ye doğru. Şimdi o bisikleti elinden alıp geriye
Osmanlı’ya çevirmek isteyenler pek öfkelidirler.
Bir zamanlar öfkelerini suç duyurusu üstüne suç duyurusu yaparak
dindirmeye kalkmışlardı.
Olmadı, amaçlarına ulaşamadılar.
Savcının kapısında da belki yorgun, ama başı dik bir
Abdülcanbaz’dı Turhan Ağabey.
Pek gururlu cümlelerle veda edeceğim, Turhan Ağabey’e.
Ömrüm yetmez, ama ben onlardan el almakla mutluyum.
Başaramayabilirim, ama hac yolundaki karınca gibi de mi olamam.
Güray Öz Arşivi
Cumhuriyet
|