Ana Sayfa

Yusuf Küpeli
yusufk@telia.com

İşçi düşmanlarından demokrat;
işçi düşmanlığı ile demokratik açılım olmaz,
olamaz



1. Bölüm :

Demokrasi, işçiler, çalışanlar, ya da “sözde vatandaşlar” için değil



AKP hükümetinin içişleri bakanı Beşir Atalay’ın “demokratik açılım” ile ilgili pırıltılı sözleri 17 Aralık 2009 tarihli günlük gazetelerin internet sayfalarına düşerken, aynı bakana bağlı polisler, Ankara’da ve İstanbul’da işçilere “kahramanca” saldırıyor, o soğukta, yasal haklarını barışçı yasal yöntemlerle arayan insanların üzerlerine yeşil pis kokulu kanalizasyon suyu fışkırtıyor, gözlerine biber gazı sıkıyorlardı...

“Demokrasi kahramanı” maskesi takmış bakan, “Bu çalışmanın özü iki hususa dayanır: 1) Terörü tasviye etmek; 2) Demokratik standartımızı yükseltmek”, derken, aynı bakana bağlı polisler, işçilere derin bir nefretle saldırarak, “demokratik standartın” nasıl yükseltilmekte olduğunu gösteriyorlardı.

Kazanılmış haklarının ellerinden alınmasını engellemeye, özlük haklarını korumaya çalışan binlerce tekel işçisine -kameraların önünde- nefretle saldıran dolduruşa getirilmiş polis ordusu, Ankara’nın ayazında sıktığı lağım kokulu mikroplu sular yetmiyormuş gibi, derin bir nefretle biber gazını insanların gözüne gözüne fışkırtıyordu. İşçilerle dayanışma amacıyla olay yerinde bulunan CHP saylavı, özellikle, bilinçli olarak ve nefretle hedef alınıyordu. Polislerden birisinin, özellikle hedef seçerek, 10- 20 cm mesafeden adamın gözlerine biber gazının nasıl fışkırtıldığı, kameralara yansıyordu...

Antilop sürüsüne saldıran büyük vahşi kediler gibi hareket eden polis, kitleden kopartabildiği tek tek işçileri, acımasızca coplayarak deviriyor, yüzüstü yere yatırıp çiğniyor, ve arkadan kelepçeliyordu. Basına göre, daha saat 12:00 sularına dek, 18 işçi avlanıp gözaltına alınacaktı- daha sonra, toplam 30 kadar işçinin gözaltına alındığı anlaşılacaktı... Abdi İpekçi Parkı’na dek kaçabilen bir grup tekel işçisi, kendilerini havuzun içine atarak pankartlarını ve dövizlerini açmayı sürdüreceklerdi. Polisten kurtulabilmek ve dertlerini anlatabilmek için zatürre olmayı göze almışlardı...

Acımasız polis terörü karşısında işçiler büyük bir “hezimete” uğrayarak dağılmışlardı. “Kahraman” polis ordusu, aldığı “üç kuruş” değerinde aylığın hakkını vermişti. Polisten sorumlu içişleri bakanı, artık, “terörü tasviye etmekten ve demokratik standartımızı yükseltmekten”, rahatça sözedebilirdi. Nasıl olsa “demokrasi”, işçiler, çalışanlar, işsizler, sokaklarda yaşamaya sürüklenmiş olanlar için, “ayak takımı” için, “ipsiz-sapsızlar” için değildi. Demokrasi, en kazançlı iktisadi devlet kuruluşlarını yok pahasına yutan uluslarüstü tekeller, mali-sermaye çevreleri, varlıklı mülk sahipleri, patronlar, ağalar, şıhlar içindi. Nasıl olsa Atina demokrasisi de köleler için değildi...

Hukuken ve şeklen Türkiye Cumhuriyeti kimliğine sahip herkes görünüşte “vatandaş” statüsünde idi ama, Mart 2005’de bir “devlet büyüğü”nün açıkça ifade etmekten çekinmediği gibi, nüfusun ezici çoğunluğu “sözde vatandaş” konumunda idi. (Bkz : Yusuf Küpeli, Sözde Vatandaş) Çalışabilir nüfusun yarısının işsizliğe sürüklenmiş olduğu bir ülkede, çalışan iki kişiden birisinin tüm sosyal haklardan yoksun olarak kara çalıştığı bir ülkede, G. Uras gibi değerli iktisatçıların hesaplarına göre, 14- 15 milyon civarında insan açlık sınırında yaşamaktaydı... (Bkz : Güngör Uras, 14 milyon Türk günde 1 dolar harcayarak yaşıyor) Nüfusun yaklaşık dörte birinin aç veya yarı-aç yaşadığı bir ülkede, binlerce “faili mechul” cinayetin işlendiği bir ülkede, elbette “sözde vatandaşlar” ezici çoğunluğu oluşturacaklardı ve “demokrasi” bu “sözde vatandaşlar” için bir düşten ibaretti...

Yaşanmış olan son iki 1 Mayıs’ın “anlamına uygun” olarak işçilere kırmızı su sıkmayı gelenek haline getirmiş, işçileri döğüp dağıtmakta, gerekirse hastahanelerin acil servislerine dek gaz bombası atmakta uzmanlaşmış olan “kahraman” İstanbul polisi de, Ankara polisinin büyük zaferinden bir gün önce, 16 Aralık 2009 günü, İstanbul Belediyesi’nin işçilerini iyice ıslatmıştı. Taşeron firmaların insafına terkedilmiş itfaiyeciler, İstanbul polisinin “sulu” saldırısı karşısında tutunamayıp “hezimete” uğramışlardı... Saraçhane parkında barışçı ve yasal gösteri düzenleyerek haklarını aramaya çalışan itfaiye işçilerine, o soğukta polis, basınçlı su fışkırtmış, ve biber gazı ile saldırmıştı. Herzaman itfaiyeciler su sıkacak değillerdi ya, bu kez de onlara su sıkılmıştı...

İtfaiye çalışanları sırılsıklam yerlebir edilirken, aslında, sadece itfaiyecilere değil, nüfusu 13 milyona ulaşmış olan İstanbul’un deprem ve yangın tehdidi altındaki halkına, bu halkın güvenliğine de saldırılmakta idi- yüzlece ülkeden daha kalabalık İstanbul’un itfaiyeci sayısı komik düzeyde idi, ve bu personel de hertürlü sosyal güvenlikten ve maddi olanaktan yoksun bırakılmaktaydı. Nasıl olsa -yanıp yıkılacak İstanbul’da- ölecek olanlar, genellikle itfaiye araçlarının girmekte zorlanacağı semtlerde ve hertürlü doğal afete karşı güvenliksiz binalarda yaşayan sıradan yoksul insanlar olacaktı... İnşaat ruhsatı verilmiş olan dere yataklarındaki yerleşimleri nasıl sel alıp götürmüşse, itfaiyesiz İstanbul’u da ateş yalayıp yutmuş, kime ne idi...

Bir büyük TV kanalında yarı çıplak program yapan ve hernedense sürekli cinselliğini ön plana çıkartmaya çalışan teşhirci bir hanım, yüksek sosyetenin en varlıklı çevrelerinden gelme bu tanınmış kişi, sözkonusu olay karşısında, “Ay ne kadar komik değil mi?, böylesi ancak Türkiye’de olur!, düşün itfaiyecilere su sıkılıyor!”, diyerek kıkırdayacaktı. Doğrusu böylesi Türkiye gibi “demokratik” ülkelerde olabilirdi ancak ama, bunun “komik” yanını görebilmek için, “sözde vatandaş” olmamak, varlıklı üst sınıflardan olmak, ülkenin gerçek sahiplerinden olmak gerekiyordu herhalde...

Vaktiyle, 1997 yılında Tuzla tersanesinde bir tankerde çıkan yangına, ateşe karşı dayanıklı elbiseleri olmadan sürülen itfaiyecilerden iki tanesi, olay yerinde ölmüş, birsürüsü ciddi biçimde yaralanmıştı... Bundan sonra da yangınlarda ölen itfaiyeciler olacaktı ama, hafızamda en derin izler bırakanı, -o günlerde de hakkında yazmış olduğum- bu alabildiğine dramatik olay olacaktı. Ateşe dayanıklı giysileri olmadan yanan tankere sürülen itfaiye erleri olay yerinde, alevlerin arasında kavrularak acılar içinde can verirlerken, teşkilattaki tek ateşe dayanıklı elbiseyi “bayramlık çocuklar” gibi üzerine giyip gelmiş olan İtfaiye müdürü, olanları uzaktan seyretmekteydi... Doğrusu, “demokrasi” herzaman “mükemmel” işlemekteydi, ve yukarıda anılan acıklı olayın üzerinden 12 yılı aşkın süre geçtikten sonra da, yangına karşı dayanıklı giysileri bile olmayan itfaiyecilere, azıcık hak aradıkları için, tazzikli sularla ve biber gazlarıyla saldırılmaktaydı...

Sözkonusu Tuzla trajedisinde yaşamını yitiren itfaiye erlerini 13 Şubat 2002 günü Fatih İtfaiyesi’nin önünde törenle anan arkadaşları, maddi ve manevi birçok problemle karşı karşıya olduklarının ve teşkilatın yeterli düzeyde olmadığı gerçeğinin altını çizeceklerdi... Aynı itfaiyeciler, gelişmiş ülkelerde her 100 bin kişiye bir itfaiye istasyonu, 11 itfaiye aracı, 100 itfaiye personeli düşerken, nüfusu çoktan 10 milyonu aşmış İstanbul’da, 1800 personel, 380 araç, ve sadece 40 istasyon olduğunu vurgulamaktaydılar. İstanbul’da bir itfaiye eri, altı itfaiyecinin işini yapmaya çalışıyordu. Görevde ölenlerin ailelerine verilen tazminat komik bir düzeydeydi. Bu tazminat miktarı, çalışanlara, insana verilen değeri de göstermekteydi... Şüphesiz böylesi “sözde vatandaşlar” için normaldi, ve de demokrasi sadece mülk sahibi varlıklı gerçek vatandaşlar içindi...

İstanbul Teknik Üniversitesi makine mühendisliği profösörlerinden Abdurrahman Kılıç’ın 2007 yılında belirttiğine göre İstanbul, Avrupa’nın yangına en açık, en tehlikeli metropolü idi. Kentte, itfaiye araçlarının giremediği 1500 sokak bulunmaktaydı. O günlerde nüfusu 12 milyona ulaşmış İstanbul’da en az 12 bin itfaiyeci olması gerekirken, sadece 2 bine yakın itfaiye personeli bulunmaktaydı... Kadıköy için de benzer bir durum sözkonusuydu... İstanbul’un AKP’li belediye başkanı, 2008 sonunda, personel sayısının 4 bini geçtiğini söyleyerek aklısıra hava atarken, bir başka gerçeği görmemezlikten gelmekteydi...

Akşam yazarı Nihat Sırdar’ın 28 Aralık 2009 tarihli haberine göre, itfaiyecilik ihalesi, Deniz Feneri skandalı ile adı gündeme gelmiş olan Kanal 7’nin sahibi Zekeriya Karaman’a ve ortağına verilmişti. Bu -gerçek vatandaş konumundaki- üfürükçülerin İstanbul Belediyesi’ne tanesi 2 milyon liradan teslim ettikleri araçların görünüşleri pek hoş olsa da, su fışkırtmaktan aciz oldukları kısa süre sonra anlaşılacaktı... İstanbul Belediyesi İtfaiye Teşkilatı’na alınan pahalı araçlar hernekdar su fışkırtamasalar da, polis panzerleri su fışkırtma işinde alabildiğine başarılı idiler. Gerekirse yangınlara da polis panzerleri müdahale ederlerdi. Nasıl olsa itfaiyecileri ıslatma konusunda talimli ve deneyimli idiler. Tüm bu olanlar aslında “nekadar komikti” vallahi...

İtfaiyeciler ıslatılırlarken, demiryolu işçilerini atlamak, ıslatmamak olamazdı. Bu, “sözde vatandaşlar” arasındaki “eşitlik” ilkesine aykırıydı... KESK ve Kamu-Sen, kamu emekçilerinin ekonomik haklarını savunabilmek amacıyla, 25 Kasım 2009 günü, bir günlük iş bırakma eylemi örgütlemişlerdi... Ne olduğu halen anlaşılamamış olsada, “demokratik açılım” söylemini dilinden düşürmeyen siyasi iktidar, bu haklı, yasal, ve barışçı eyleme, 16 Devlet Demiryolları işçisini işinde atarak yanıt vermişti. Sözkonusu işçilerin görevlerine iade edilmeleri amacıyla, 16 Aralık 2009 günü Haydarpaşa Garı’nda başlatılan eyleme saldıran polis, kullandığı orantısız şiddetin yanında, sendika üyesi beş işçiyi de gözaltına alacaktı. Ve mevcut siyasi iktidarın kontrolundaki Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları, sendikalı 46 çalışanını görevinden uzaklaştıracaktı... “Demokratik açılım”, “sözde vatandaşlar” için değildi şüphesiz...

Yukarıda özetlenen olaylar yaşanırken, 11 Aralık 2009 günü, Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde, bir kömür madeni ocağında, 220 metre derinlikte yaşanan grizu patlaması (metan gazı patlaması) sonucu, göçük olacak ve 19 işçi yaşamını yitirecekti... Aslında bu olay onların kaderi değildi ama, ne devletin ve ne de çalışanların işgücünü değerinden çok ucuza satınalan varlıklı kişinin gözünde sözkonusu işçilerin yaşamları herhangi bir değer taşımamaktaydı. Yaşamları değer taşımayan işçiler, kuralsız, güvenliksiz çalıştırılmaktaydılar- şüphesiz kendileri de ya yaşamlarının gerçek değerinin bilincinde değillerdi, ya da altı buçuk milyona yakın işsizin olduğu bir ülkede buna mecbur kalmışlardı (Değerli iktisatçı Mustafa Sönmez, Eylül 2009 verilerine dayanarak, gerçek işsizlik oranının yüzde 22’ye ve işsiz sayısının da 6.3 milyona ulaşatığını yazmaktadır. Diğer yandan, çalışan nüfusun yaklaşık yarısının işsiz olduğunu hesaplayanlar da vardır)...

Ruhsatsız olduğu sonradan ortaya çıkacak olan ocakta ölen o işçileri yok pahasına çalıştıran varlıklı gerçek vatandaş, önce bir sekiz gün kadar ortadan kaybolacak, sonra, yeni olayların ön plana çıktığını ve grizu patlamasına ilginin azalmaya başladığını hesaplayarak sahneye çıkacaktı. Susmaları, işin peşini bırakmaları için, ölenlerin ailelere 15’er bin TL rüşvet teklif edecekti... “Demokratik açılımın” alabildiğine açıldığı “demokratik” bir ülkede “Sözde vatandaşların” yaşamları ancak bukadar ederdi ve “herşeyin bir fiyatı vardı”...

O güne dek kontrol edilmemiş, bile bile çalışmasına gözyumulmuş bu maden de, 19 ölümün ardından, formalite gereği bir kontrol yapılacak, ve havalandırmanın incecik su borusu ile sağlandığı anlaşılacaktı... Ocağın aydınlatma sistemi anti-grizulu değildi. Nefeslikleri birbirlerine bağlayan galeriler yoktu. Su borusu ile yapılan havalandırma, doğal olarak, yetersizdi. Kullanılan ekipmanlar anti-grizulu değillerdi. Tahkimat direkleri kırıktı. Tavan çökmüştü. Gaz ölçümlerini doğru yapan bir aygıt yoktu. Peki doğru olan neydi? Madeni işleten zenginin, gerçek vatandaş olarak, siyasi ikdidarın ve devletin himayesinde olması idi “doğru” olan... Gerçek vatandaşlara göre, “şaka gibi” idi herşey, ya da “ay nekadar komik” birşeydi tüm bu işler...

Ruhsatsız madende 19 işçinin yaşamını yitirmesinden yaklaşık iki yıl önce, 31 Ocak 2008 günü, İstanbul’un ortasında, Davutpaşa’da, yerleşimin iç-içe olduğu bir yerde, yine işletme izin belgesi, ruhsatı olmayan bir havai fişek imalathanesinde patlama olacak, çevre havadan bombalanmışa dönecekti. Hem işletme ruhsatsızdı, hem çalışanlar kayıtsız, kara çalışmaktaydılar, ve hem de imalathanenin olduğu bina kurallara uygun yapılmamıştı, malzemeden çalışmıştı, zor ayakta duruyordu. Buna karşın yine de inşaat ruhsatı almıştı. Bukadar “demokratik” bir ülkede rüşvetin açamıyacağı kapı yoktu- “kime ne, al gülüm, ver gülüm”...

Hemen orada 21 kişi yaşamını yitirirken, 115 kişi de yaralanacaktı... Geriye kalanların, çoluk-çocuk hiçbirinin herhangi bir güvenceleri, sigortaları yoktu... Aradan epey zaman geçtikten sonra kendisini gösteren “delikanlı” kılıklı çalışma bakanı, kuru-sıkı atacak, sözler verecekti ama, neden böyle ruhsatsız ve olmaması gereken yerde olan işyerleri bulunduğu ve yine neden hertürlü güvenceden yoksun kara çalışanların alabildiğine çok olduğu?, sorusuna herhangi bir açıklık getirmeyecekti. Bu trajedinin yaşanmış olduğu güne dek ilgili bakanlık, olanlara, yaşanan vahşi sömürüye, yasadışılığa nasıl gözyummuşsa, bundan sonra da işler eskisi gibi sürecek, herhangi bir sorumlu ortaya çıkmayacaktı...

Annelerinin tabutunun başında, “Babamız’da hapiste, kimsemiz yok, şimdi biz ne yapacağız?”, diye çığlık çığlığa gerçek gözyaşları döken üç güzel küçük kız kardeşin trajedisi, Hans Kristian Anderssen’in “Kibritçi Kız” masalından daha gözyaşartıcı idi ama, gerçek vatandaşların bu durumu algılayacak herhangi bir duyarlılıkları yoktu, olamazdı. Onlara göre, önemli olan, varolan milyonlarca işsizin iş piyasasında işgücünün değerini aşağıya çekmesi, ücretlerin düşmesini sağlayarak kârları yükseltmesi idi. Ruhsatsız kaçak işletmeler, üflesen yıkılacak yapılar, hertürlü güvenceden yoksun kaçak kara işçiler, bunların hepsi, asıl vatandaşlara kazanç sağladıkları sürece sonderece “demokratik” olgulardı. Ölenler, aç kalanlar, sokaklarda yaşamaya itilenler, nasıl olsa “sözde vatandaşlar” idi...

Yerin 220 metre altında 19 işçiye mezar olan ruhsatsız maden ocağından, ya da 21 işçiye mezar olan havai fişek imalathanesinden daha güvenlikli olmayan Tuzla tersanelerinde, 2008 yılı boyunca, hiç te kader olmayan iş kazaları, veya daha doğrusu iş cinayetleri sonucu, 29 işçi canvermişti. Ölümcül iş koşullarının değişmediği sözkonusu tersanelerde, Aralık 2009’un ortasına dek, sadece iki yıl içinde, ölü sayısı 53’e yükselmişti- bunun bir de öncesi vardı şüphesiz... Kot taşlama işçileri de peş peşe ölmeye devamediyorlardı... Demokrasinin sadece gerçek vatandaşlar için olduğu bir ülkede, iş cinayetlerinde ölenlerin sayılarının silahlı şiddet olaylarında ölenlerin sayılarını çok çok aşması sonderece anlaşılabilir bir olaydı... “Minaresi” elinde başbakan, ağlama uzmanı başbakan yardımcısı, hepsi, “Allah vergisi” doğuştan “demokratik açılım” uzmanı idiler...

Bir bardak su da “Askeri darbe” karşıtı “demokrasi” fırtınaları kopartan besleme liberaller, ne “sözde vatandaşlar”ın, veya daha doğrusu ne çalışanların ve çalışacak iş bulamayanların başlarına gelenlerle, ne Irak’ta veya Afganistan’da, veya ne de emperyalist politikaların kurbanı bir başka benzer coğrafya da yaşanan trajedilerle ilgilenmekte idiler... Tüm bu trajedilerin asıl mimarı uluslar üstü mali-sermaye güçlerinin merkezi Batı Avrupa ve ABD, onlar için, örnek “demokrasi”ler idi... Bir yandan globalleşmeden, dünyanın küçülmesinden sözederlerken, diğer yandan Irak’ta, Afganistan’da, Haiti’de, ve daha onlarcasında yaşanmakta olan trajedilerin, derin anti-demokratik süreçlerin baş mimarı zengin Batı’nın, ABD’nin nasıl “demokratik” olabileceği?, sorusunu düşünmek bile istememekteydiler... İşin aslı, dünyaya şimdilik egemen gözüken bu emperyalist Batı’nın borazanlığını yaparak beslenebileceklerini, kariyerlerini ve ünlerini bu yöntemle sürdürebileceklerini çok iyi bilmekte oldukları idi. Maddi ve manevi kazançları uğruna niçin, nelerin karşısında çığlıklar atacaklarını, neleri görmezden geleceklerini çok iyi bilmekteydiler. Ismarlama “demokrasi” havarisi rolü oynamaya çalışmaktadırlar. Kısacası, “demokrasi” bahane, kemirilen kemikler şahane idi. Gerçek vatandaşlara da böylesi “yakışır”dı zaten...

“Askeri darbe” karşıtı “demokrasi” fırtınaları kopartan besleme liberaller, yalandıkları mevcut siyasi iktidarın, talancı vahşi neo-liberal politikaların yolunu temizleyen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin, ve daha sonra Türkiye’yi yeniden NATO-ABD-İsrail eksenine sağlam biçimde oturtan 28 Şubat müdahalesinin ürünü bir iktidar olduğunu görmezden gelmektedirler. Onlar, yeryüzündeki tüm askeri harcamaların yarısını tek başına yapan en büyük saldırgan militarist güç ABD’nin ve yerli ortaklarının düdüğünü çalmakta olduklarını unutmuş gözükerek, “askeri darbeleri engelleme” tiyatrosu oynamayı kazançlı bir iş olarak görmektedirler. Zaten onlar, bu nedenle sözkonusu emperyalist güçler tarafından beslenmekte, günün “kahramanı” yapılmaktadırlar...

Son derece ilginç bir diğer gerçek te, 12 Eylül askeri darbesinin baş aktörü Kenan Evren’in, 3-4 yıl kadar önce, TV kameaları karşısında, “Silahlı kuvvetlerde genç subayların hareketlendiği konusunda birtakım duyumlar alıyorum; bu gelişmenin üzerine hemen gidilmeli ve gelişme bastırılmalıdır!”, ifadelerini kullanmış olmasıdır. Evren’in bu uyarısından kısa süre sonra, “darbe hazırlığı” ithamları ile birtakım tutuklamalar ve besleme liberallerin “demokrasi” çığlıkları başlamıştır. Gazete ve TV arşivlerinde bulunabilecek olan Evren’e ait sözler, belki aynen yukarıda yazıldığı biçimde değildi ama, tamamen bu anlamda idi... Yani işler, “darbe karşıtlığı” tiyatrosu, en dehşet verici 12 Eylül darbesine, yaşanmış olana hiç dokunulmadan, bunların hesabı sorulmadan, sivil-asker sonderece organize biçimde yürütülmeye başlanmıştır... Anlaşılan bu kez işler, silahlı kuvvetlerdeki gelişmeler, “demokrasi kahramanı” rolünde sahneye çıkan gerçek vatandaş Evren ve yandaşlarının istediği gibi değildir. Ve bu nedenle olmalı, “darbe karşıtı” gürültü, “demokrasiyi kurtarma ve genişletme” operasyonu başlatılmıştır...

Silahlı gücün bünyesinde gelişmekte olduğu hissedilen anti-Amerikan ulusalcı akımları bastırmaya, ve bundan sonra herhangi bir askeri müdahaleye gerek bırakmadan -Washington güdümlü- politikaları güçlü bir tek parti iktidarı ile götürmeye çalışan, bunu planlayan omzu kalabalık bazı üstler ile, -oğlu Kasımpaşa Askeri Hastahanesi’nden “çürük” raporu almış olan- başbakan, tam da bu nedenle karşılıklı “paslaşmakta”dır. Göz boyamaya yönelik “kayıkçı dövüşü”, her hafta basından gizli görüşmeler yapılmasına karşın basın organları karşısında karşılıklı sözde atışmalar, sürdürülmekte olan “demokratik açılım” operasyonunu ve silahlı kuvvetlerdeki tasviyeleri olaysız tamamlamak içindir. Kopartılan “demokrasi” gürültüleri arasında -tekneyi batırmayacak biçimde- sürdürülen “kayıkçı dövüşü”, yeni bir darbeye gerek bırakmadan, yüzü hem “İslam” ve hem de asıl olarak dolar yeşiline boyamış başbakanı daha birkaç dönem iktidar yapabilmek içindir...

Kısacası, siyasi iktidar, silahlı iktidar, kalemli liberal-“dinci” iktidar, bu şeytan üçgeni, görünüşte farklı telden çalıyorlar gözükselerde, bilinçli olarak topu aralarında çevirmekte, henüz birkısım ulusal reflekslerini yitirmemiş orduya ve siyasi yaşama yeni bir biçim vermeye çalışmaktadırlar. Sermayenin sözcüleri olan sözkonusu gerçek vatandaşlar, ezici çoğunluğu oluşturan “sözde vatandaşları” ustaca saha dışında bırakmaktadırlar. Ve bunun adı “demokrasi”, biraz fazlası ise “demokratik açılım” olmaktadır...


2. Bölümü Gelecek Sayımızda



• Yusuf Küpeli Arşivi •


Sinbad